Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2011 Cumartesi

NECDET PAMİR: “EGE’DEKİ PETROLÜ PAYLAŞABİLİRİZ”


Yunan basınında Türkiye Ulusal Enerji Komitesi üyesi Ahmet Necdet Pamir’le mülakat…


Dünya Enerji Konseyi ile Türkiye Ulusal Enerji Komitesi üyesi Ahmet Necdet Pamir, “Ege’de petrol izi var.” dedi. Yunanistan ile Türkiye arasında MEB’in sınırlanmasına dair anlaşma önerdi. Ahmet Necdet Pamir yaptığı açıklamada Ege konusunun, her iki ülkede de iç tüketim malzemesi olduğu için çözümlenmediğini ve atılması gereken ilk adımın, iki komşu ülke arasında münhasır ekonomik bölgenin (MEB) sınırlarının çizilmesi olduğunu vurguladı. Ege ya da Akdeniz’de petrol varlığını gösteren izler var mı?

PAMİR: Evet. Örneğin Ege’de Yunanistan, Kavala yakınlarındaki Prinos’tan petrol çıkarmaya başlamış durumda. Bu bölge toplu halde hidrokarbonun var olduğunu gösteriyor. İsraillilerin çok büyük bir yatak keşfettikleri Akdeniz’de de durum aynı. Bütün bunlar yatakların olması ihtimalini gösteriyor.
Aramaları engelleyen nedir?

PAMİR: Yunanistan’la siyasi düzeyde belirli sorunlarımızın var. Her iki tarafın talepleri ve farklı görüşleri nedeniyle Ege klasik bir sahil ya da klasik bir deniz değil. Öncelikle bu konular çözümlenmezse herhangi bir gelişmeye yönlenemeyiz.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Rusya-Türkiye-AB: Avrupa güvenliği

 Alessandro Marrone* 

*Alessandro Marrone Uluslararası İlişkiler Enstitüsü(İtalya) Güvenlik ve Savunma Alanı  Araştırmacısı.

Avrupa Birliği, Avrupa'nın güvenlik sorunlarını ele alma konusunda, kıta bağlamında önemli bir role sahip diğer aktörlerin öneri ve girişimlerini de kesinlikle hesaba katmalıdır.
 Son zamanlarda özellikle Türkiye'nin diplomatik aktivizmi ve Rusya'nın Avrupa için yeni bir güvenlik mimarisini içeren önerisi büyük ilgi uyandırdı. Hatta Avrupa'da AB, Rusya ve Türkiye üzerine kurulu üçlü bir yapının su yüzüne çıkmakta olduğunu savunanlar da mevcut. Eğer öyleyse Avrupa'da güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için AB'nin ne şekilde hareket etmesi gerekir? AB Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) tarafından hazırlanan “The Spectre of a Multipolar Europe (Çok Kutuplu Avrupa Kâbusu)” adlı çalışma söz konusu tartışmaya ilgi çekici bir katkıda bulundu.
Post-modern bir Dünya Hayali
AB Dış İlişkiler Konseyi'nin gerçekleştirdiği çalışmanın en sağlam noktalarından birisi, karşılıklı bağımlılık, uluslararası kurumlar çerçevesinde egemenlik paylaşımı, çok taraflılık ve yumuşak güç gibi kavramlar üzerine kurulu bir Avrupa güvenlik vizyonunun, yeni çok kutuplu dünyada kendisini daha kolay kabul ettirebileceği hayalinin eleştirilmiş olmasıdır. Amerika'nın yegâne kutup olduğu düzenden çok kutupluluğa geçildi ama eski ve yeni kutuplar (ABD, Rusya, Çin ya da hatta Türkiye ve Brezilya) güvenlik konusunu daha ziyade ulusal hakimiyet, etki alanı ve askerî güç (hard power) bağlamında algılamayı sürdürüyor.
Kısacası AB'nin post-modern vizyonu, küreselleşme çağında da esas itibarıyla çağdaş kalan çok kutuplu bir dünyada pek karşılık bulmuyor gibi. Avrupa kıtası da istisna oluşturmuyor. Örneğin Rusya'nın Gürcistan ve Ukrayna politikasının, AB ve NATO'nun genişlemesini dengelemek için sınır komşuları üzerindeki etkisini pekiştirmeye yönelik olduğu aşikâr. Aynı şekilde Türkiye de son yıllarda İran'dan Bosna'ya kadar çeşitli komşularına yönelik olarak, NATO üyeliği ve AB ile bütünleşme gibi geleneksel dış politika tercihlerinden kaynaklanmayan, daha otonom bir siyaset geliştiriyor.

KAFKASSAM: "ABD'nin Bakü Ankara oyunu"

 
Kafkas Stratejik Araştırmalar Merkezinin internet sitesinde çıkan analizin tamamını aşağıda bulabileceksiniz. 1992 yılındaki işgalden bu yana Azerbaycan ve Ermenistan kadar Türkiye içinde önem arz eden Karabağ, Azeri-Ermeni ilişkilerininin nabzını ve bölgeden gelişmeleri blogda bulmaya devam edeceksiniz.

ABD Başkanı Barack Obama alelade olmayan bir adım attı. Parlamentonun tatilde olmasından istifade eden Obama, Türkiye'ye Francis Ricciardone, Azerbaycan'a Matthew  Bryza başta olmak üzere dört büyükelçinin atamalarını gerçekleştirdi. Daha önce  senatörlerin bu iki adaya onay verdiğini hatırlatalım. Şimdi Obama yasaların, parlamento tatildeyken kendisinin elçileri atmasına izin veren "Prinston İlkeleri"nden istifade etmeye karar vermiş. Bu arada Amerikan diplomasisinde sıkça görülmeyen bir durum oluştu: 2011'de yeni atanan büyükelçiler, Kongrede onama işleminden tekrar geçmek zorunda kalacak. Eğer adaylıkları yine bloke edilirse, Kongrenin sıradaki oturumunun sonuna kadar (Kasım-Aralık 2011) görevlerini terk etmek zorunda kalacak.

Amerikalılar bu tür büyükelçilere "aksak ördekler" deyimini kullanır. Bazı uzmanlara göre Beyaz Saray, Ricciardone ve Bryza'yı büyükelçi "yapma" imkânına daha önce de sahipti. O zamanlarda oluşan durumun emsalsizliği, Beyaz Saray yönetiminin, güçlü Ermeni lobisi temsilcileri senatörler Barbara Bokser ve Robert Menendes'in bu adaylara karşı sergiledikleri siyasi tavrı çok da engellemedi. Bu, bize göre, ABD'nin iç ve dış politikasının belirli faktörlerinden kaynaklanıyordu. Bir taraftan Kongre seçimlerinden önce her seçmenin oyuna kıymet veren Beyaz Saray, etkili Ermeni lobisiyle ilişkileri germek istemedi.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Değişen Türkiye'nin Azerbaycanda Algılanması






Elhan Şahinoğlu

Sovyetler Birliği yıllarında Azerbaycan dışarıya kapalı hayat sürüyordu. Sovuk savaş yıllarında Azerbaycan Moskova`ya bağlı bölge, Türkiye ise Washington`la ittifak içinde olan ülke idi. Moskova Türkiye ile ilgili yalnız kendi politikasına ters düşmeyen kişilerin tanınmasına izin veriyordu. Bu acıdan da Azerbaycan`ın Türkiye ile ilgili uzun yıllar tanıdığı kişiler Mustafa Süphi, Nazim Hikmet ve Aziz Nesin`le sınırlı idi.

Sosyalist Azerbaycan`ı kapitalist Türkiye ile duvar ayırıyordu. Ancak bu duvarın süni olduğunu da her iki tarafta yaşayan insanlar anlıyorlardı. Azerbaycan`ın bazı ünlü şairleri, müzik yıldızları Moskova üzerinden yabançı ülkelere gider, geri dönürken de bu konuda fikirleri ile paylaşıyordular. Moskova üzerinden gidilen ülkelerden biri de Türkiye idi. Ve onlar geri dönürken de Türkiye`nin Azerbaycan`la dil bağlılığına dikkati çeker, kendilerini orada yabançı bir ülkede hiss etmediklerini anlatırdılar. Bu arada, Türkiye`den de muzik yıldızları Bakü`ye geler, onların konserleri tıklım-tıklım dolu olardı. Ayrıca, Türkiye filmleri Moskova`nın onayından sonra Bakü sinemalarında gösterime girer ve bu filmler de büyük coşkuya neden olurdu. Türk fimlerinin Rusca tercümede gösterilmesine rağmen, filmlerde doğma kelimelerin duyulması büyük coşku oluştururdı.

1980 yılların ortalarında SSCB Başkanı Mihail Gorbaçov`un “perestroyka”sı ile ülke değişmeğe başladı, dışarıya gidiş-geliş arttı. Bu sırada Azerbaycan`la Türkiye arasında da temaslar artmağa başladı. Böylece, Azerbaycan insanı Türkiye`yi daha yakından tanımak imkanı elde etti. Artık Bakü Türkiye`li resmilerin Moskova`ya yaptıkları resmi gezilerden sonra ziyaret ettikleri ikinci durağa dönüşüyrodu. Azerbaycan`ın komunist liderleri de Moskova`nın onayı ile Ankara`ya gidiyorlardı.  

Makalenin tamamını okumak için lütfen tıklayınız

31 Aralık 2010 Cuma

Türkiye'nin Enerji Durumu ve Geleceği

23 Aralıkta Yusuh Hazar'ın kaleme aldığı ve SETA tarafından yayınlanan "Türkiye'nin Enerji Durumu ve Geleceği" başlıklı rapor Türkiye'de enerji sektörünün bugünkü durumuna ve geleceğine ilişkin perspektif sunan güzel bir çalışma olmuş.Enerji sektöründe çalışan uzman, akademisyen ve sektör temsilcilerinin yanısıra konuya ilgi duyanlarında beğeneceği özet bir çalışma olmuş.

Rapora kısaca göz atacak olursak:
"Bölgeyle ilgili geliştirilen uluslararası projelerde belirleyici bir tutumla rol alan Türkiye, ken­disini enerji alanında bir aktör olarak kabul ettirmiş durumdadır.


Gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin giderek artan enerji talebini karşılamada bilinen hid­rokarbon kaynakları açık bir biçimde yetersizdir. Türkiye, bir taraftan yerli kaynakların aranma faali­yetlerini yoğunlaştırırken, bir taraftan da yenilenebilir enerji kaynaklarının devreye alınması, enerji verimliliğinin artırılması, ülkenin coğrafi konumundan yararlanılması gibi diğer mümkün potansiyel­lerini harekete geçirmenin çabası içinde bulunmaktadır.

2001 yılından bu yana Türkiye enerji sektörü, sektörün liberalizasyonunu hedefleyen reform ça­pında çok ciddi bir yeniden yapılanma sürecinden geçmektedir. Piyasalara ilişkin yasalar çıkartılmış, ilgili ikincil mevzuat düzenlemeleri büyük ölçüde tamamlanmıştır. Böylece, rekabetçi ve şeffaf bir enerji piyasası için atılabilecek adımların önemli bir bölümü atılmış bulunulmaktadır.

Türk enerji politikası bugün yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretimi ve enerjinin üre­timden tüketime kadar her safhasında verimliliğin artırılmasına önem ve öncelik veren, enerji kay­nağı ve ithalatta kaynak ülke çeşitlemesini ön plana çıkartan, ‘enerji koridoru’ rolüne özel bir vurgu yapan ve olmazsa olmaz olarak piyasa liberalizasyonunun altını çizen bir tutumu yansıtmaktadır.

Bölgeyle ilgili geliştirilen tüm uluslararası projelerde belirleyici bir tutumla rol alan Türkiye, ken­disini enerji alanında bir aktör olarak kabul ettirmiş durumdadır. Özellikle petrol ve doğalgazın kay­nak ülkelerden kaynakları yetersiz ithalata bağımlı Batılı ülkelere taşınmasını hedefleyen boru hattı projeleri, karşılıklı bağımlılığa da vurgu yapan bugünkü Türk dış politikasında destek bulduğu kadar ona destek de vermektedir.

Türkiye hem arz güvenliği ve kaynak çeşitliliğinin sağlanması, hem de uluslararası kamuoyunda iklim değişikliği bağlamında öngörülen hedeflere yakın bir hedefi gerçekleştirebilmek için nükleer enerjiye ihtiyaç duymaktadır. Nükleer elektrik santralı kurma girişimlerinin Türkiye’de nükleer tekno­lojinin diğer alanlardaki (tıp, ziraat, vd.) kullanımlarında da yararlanılabilecek bir birikimin oluşması­na katkı yapması beklenmektedir.

raporun tamamını okumak için aşağıdaki adresten pdf olarak indirebilirsiniz:
http://setav.org/ups/dosya/58085.pdf